Allah sabradenlerle beraberdir.
Reklam

ÜVEY EBEVEYN OLABİLİR AMA ÜVEY ÖĞRETMEN OLAMAZ 1.9.2019 Pazar-Yüreğir/ADANA

PDFYazdıre-Posta

Allah nasip ederse 9 Eylül 2019 Pazartesi günü 2019-2020 eğitim öğretim yılı başlayacak. 2019-2020 eğitim öğretim yılı başta öğrencilerimize olmak üzere öğretmenlerimize ve milletimize hayırlı uğurlu olsun. Rabbim 9 Eylül 2019 Pazartesi öğrenime başlayacak öğrencilerimize, öğretmenlerimize ve velilerimize kolaylıklar nasip etsin inşallah.

Yeni müfredatta tatiller iki yerine dörde çıkarılarak sözde yeni bir formül bulunmuş oldu(!!) Yeni müfredatın nasıl olduğunu

öğrenmek için ders müfredatlarını ayrı ayrı incelemeye gerek yoktur. Yeni müfredatta öne çıkarılan bölüm tatil olmuştur. Bu tatilleri uzatmanın ve dörde çıkarmanın öğretmene, öğrenciye, veliye ve ülkemize ne gibi faydası olacağı üzerinde eğitim uzmanlarımızın görüşü mü acaba?

Müslüman’ın tatili olabilir mi? Yani biz “HÂŞÂ VE KELLA” Hıristiyanlar veya Yahudiler gibi miyiz ki tatillerimiz oldukça fazlalaştı. Ya da biz teknolojide veya bilimsellikten Japonya’yı veya amerikayı geride bıraktık ki bol tatil yapıyoruz. Hâlbuki dünyanın en gelişmiş ülkesi Japonya’da okullarındaki tatil sadece Pazar günü öğleden sonra olmak üzere haftada yarım gündür. Yani biz şimdi “HÂŞÂ VE KELLA” haftada 5 gün namaz kılıp iki gün namazı tatil mi edeceğiz? İslam’da bugünkü anlamda tatil diye bir şey yoktur. Eğer bir Müslüman çok çalışmış da yorulmuşsa birkaç gün dinlenmek için bir yerlere gidebilir.

Annelerimizin tatili mi var? Şimdi herhangi bir anne akşam ailesi eve gelip anne biz ne yemek yiyeceğiz dediğinde anne; “-Yavrularım bugün benim tatil günümdü. Onun için size yemek hazırlamadım” diyebilir mi? Ya da Cumhurbaşkanın tatili var mı?

Bir öğretmen 16 saat öğrencisiyle hemhal olup 8 saat uykusunda öğrencilerle hemhal olmuyorsa hiç kimse kusura bakmasın o öğretmenin öğretmenliği bırakması gerekir.

Bir taraftan tatil diğer taraftan test çözerek kültür yapısının içinde yer alabilir miyiz? İyi bir öğretmen kendini yavaş yavaş bitiren kimsedir. Kendini değersizleştirirken öğrencisini yerine ikame etmesidir. Hani öğretmen öyle benzer insicam yeni adı konsorsiyum koydular. Ama konsorsiyum hiçbir zaman insicamın yerini tutmaz. Bir öğretmen sorumlu olduğu sınıfın velileriyle görüşmesi gerekir. Eğitimde Terbiye ve yaşayış çoğu zaman konuşmadan da elverişlidir.

Hani herkesin bildiği meşhur bir hikâye var. Hikâyede bir adam Hasan Basri hazretlerine gelerek yalvarır:“Aman efendim! Ne olur? Allah için bize bir yardımda bulununuz...” Hasan Basri Hazretleri de;

“Nedir derdin? Ne hususta yardım edelim? Önce derdini ve ihtiyacını isteğini söyle ki sana yardım edebilelim” der. Adam;

“Efendim! Benim çok akıllı bir kızım var, onu çok severim, şimdi bu akıllı kızıma bir şeyler oldu. Gece gündüz durmadan ağlıyor... Kur’an-ı kerim okuyor ağlıyor, namaz kılıyor ağlıyor, hadis-i şerif okuyor ağlıyor ve bugünlerde gözleri görmez oldu. Korkuyorum ki hepten kör olacak... Sizden istirham ediyorum gelseniz de bir baksanız. Bir nasihat etseniz biraz öğüt verseniz şu kızıma” diye rica eder. Hasan Basri Hazretleri kabul eder, adamın evine kadar giderler. Eve vardıklarında Hasan Basri hazretleri;

“Yavrum neden ağlıyorsun? Gözlerin ağlamaktan temelli kör olabilir! Sebebini bize söylersen sana yardımcı olabiliriz. Senden rica etsem sebebini söyler misin?” der. Kız şu cevabı verir:

“NASİHAT ETMEYE GELDİK!..”

“Efendim benim hiçbir hastalığım yoktur sıhhatim gayet yerindedir. Gözlerimin ağlayarak bu hâle gelmesinin iki sebebi vardır. Bu gözlerimiz ahiret âleminde Allahütealayı ya görecek ya da görmeyecektir. Eğer Cenab-ı Hakkı görme nimetine ererlerse böyle binlerce göz O’nu görmek için feda olsun; eğer görmezse o zaman Allahüteala kendi zatını görmeye layık kılmadığı bu gözleri kör etsin! Allahütealayı görmeyecek gözü ben ne yapayım” der ve biraz sonra da “Allah” diyerek can verir.

Hasan Basri Hazretleri bu hadiseden çok duygulanır, gözlerinden yaşlar akar ve şöyle der:

“Nasihat etmeye geldik nasihatimizi aldık,

Hekim olmaya geldik hekimimizi bulduk...”Diyerek ağlayıp oradan ayrılmıştır.

Ben de 1997 Tarihinde Adana Yüreğir ilçesinde bir liseye müdür olarak atanmıştım. Okul açıldığında Zülbiye Zaloğlu adında bir kız öğrenci varmış. Bu öğrenci her sabah gelir önce benim odamı daha sonra da bütün idarecilerin odasını siler temizlerdi. Ben kendisine; “Kızım zahmet etme. Okulun hizmetlileri var. Onlar temizler.” Dedim. Kız bana; “Müdürüm onların çok işi var. Belki burayı geç temizlerler. Sizin de maşallah sabahın erken saatinden itibaren ziyaretçiniz geliyor. Ya gelen ziyaretçiler sizin odanızı temiz görmezlerse bize ayıp olmaz mı? Diye cevap verdi. Öğle söyleyince ben kendisine; “Kızım hele bir otur da ben sana yiyecek ve içecek şeyler ısmarlayayım.” Dediğimde bana; “Müdür bey öğrencinin sizin karşınızda oturması edepsizlik olur. Siz bana ne söyleyecekseniz söyleyin. Ben sizi ayakta dinlerim” dedi. Ben de adını, soyadını ve nereli olduğunu sordum. Oda adının ve soyadının Zülbiye Zaloğlu olduğunu, Darendeli olup Hacı Arif Zaloğlu’nun kızdan torunu olduğunu” söyledi.

Ben şahsen Zaloğlu ailesiyle yüz yüze görüşmemiştim ama çok cömert ve asil bir aile olduğunu duymuştum. Sonraki yıllarda Zülbiye Zaloğlu liseden mezun olup gitti. Şimdi nerededir ne iş yapıyor bilmiyorum. Lisede 1800 öğrenci vardı ama onun gibisi yoktu. Düşünsenize PKK terör örgütünün Adana’yı kasıp kavurduğu herkesin gölgesinde korktuğu bir zamanda lisede böyle bir öğrencinin olması cidden bana öğretmenliği bir kat daha sevdirmişti. İşte Şair Baki’nin; Baki kalan bu kubbede hoş bir Sada” diye belirttiği gibi önemli olan öğretmenin öğrencisi üzerinde hoş bir sada bırakmasıdır.

İslam nizamında Okuma-Yazma öğretimi Peygamberimiz (SAV) zamanında bizzat kendisi Suffe ile başlamıştır. Onun vefatından sonra erken zamanda başlamış ve kısa sürede sistemleştirilmiştir. İşte bunun böyle olduğunu gösteren tarihi vakalar kısaca şöyledir;

Okuma-yazma öğretimi yapan mektepler.(İslam’da Eğitim-Öğretim Tarihi Dr. Ahmed Çelebi Ter: Ali Yardım sayfa:33)

Çocukların öğretimi için tesbit edilen ilk program ise, Halife Hz. Ömer (ra) kaleme almış ve diğer memleket sakinlerine göndermiştir. Programın metni şöyledir: “çocuklarınıza yüzmeyi ve ata binmeyi öğretiniz. Onlara, yaygın halde olan darb-ı meselleri (Atasözlerini) ve güzel şiirleri de rivayet ediniz.”(El-Beyan ve’t-Tebyin,2/92)

İbn’ut-Tevan şöyle derdi;“Babaların çocuklarına belletmesi gereken şeyler: Yazı, Hesap ve yüzmeden ibarettir(El-Beyan ve’t-Tebyin,2/92)

İmam-ı Gazali, mektepte çocuğa şunların öğretilmesini tavsiye eder ; “Kur’an-ı Kerim, Hayırlı şahsiyetlerin sözleri, Salihlerin hikayeleri ve halleri, Sonra dini hükümlerin bir kısmı: ayrıca aşk ve âşıkların zikredildiği şiirlerden çocuğu korumak şartıyla şiir’in öğretilmesini” tavsiye eder.

İbn-i Haldun ise; Çocuklara Kur’an-ı Kerimi öğretmek, dinin şiarlarından birisidir. Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis metinleri çocukların kalbinde iman ve akidenin yerleşip kalmasına sebep teşkil ettiğinden, halk bunu benimsemelidir. Kur’an-ı Kerim daha sonra öğrenilecek bilgilerde melek edinmenin temel taşı durumundadır.” Demiştir. (İslam’da Eğitim-Öğretim Tarihi Dr. Ahmed Çelebi Ter:Ali Yardım sayfa:47)

Müslümanlar, ev-mektep münasebetinden ve talebenin başarısı üzerinde evin oynadığı rolün öneminden de bahsetmişlerdir. Kitab’ül-İrşad ve’t-Talim isimli eserde bu mevzu üzerinde uzun uzadıya durulmuştur.Bu kitaptaki bir pasajı aynen aşağıya yazıyorum: “Çocuk,ailesinin bir suretidir:ailesinde olan her iyilik ve kötülük,işittiği ve gördüğü herşey onun karakterine tesir eder.Bu bakımdan çocukların terbiyesi konusunda annelerin gösterdikleri çaba,onların en önemli işlerinden birisi olmuştur.malına bakıp da çocuğunu terbiye etmeyen kimse,çocuğu da serveti de elden çıkarmış olur.Üstün meziyetlerin,mektepte kazanılması mümkün olmayıp,çocuğa konuşulanları işitip söylenenleri anlamaya başladığı günden itibaren bu alışkanlığın verilmesi lazımdır.Kendilerinden bu vazifeyi yapması istenilen kimselerin ilki tabiatıyla,doğumdan itibaren çocukla devamlı beraber yaşayan kimselerle:hareketleri sözleri ve davranışları ile onun üzerinde müessir olan kimselerdir.Öte yandan bu terbiyenin gereği olan meşakkate göğüs germe,sabır,akıl,şefkat ve karşılıksız sevgi gibi hususları da buna ilave edince,bunun ancak, fıtratı ilahiyenin bu yüce memuriyet için yarattığı kimseler vasıtasıyla tamamlanabileceğine kanaat getiririz.Bunlar da anne ve Baba’dan başkası değildir. (Ta’lim’ül-Müteallim- Ez-Zernuci Sh,15)

Ez-Zernuci,ev ile mektep arasında kurulması gereken alakayı son derece veciz ve öz bir ifade ile formüle etmiştir: “Öğrenimde,üç kişinin çaba harcamasına ihtiyaç duyulur: Öğrenci,Baba Ve Hoca!...”(Mucemü’l-Üdeba cilt:6,Sayfa;359)

Bugün Anneler çocukları için beylerini sevmek zorundadırlar. Bugün Babalar çocukları için eşlerini sevmek zorundadırlar.

İmam-ı Azam Ebu Hanife sadece bir Fakih değildir. Aynı zamanda bütün zamanlarda örnek gösterilecek bir öğretmendir. 50 binden fazla öğrenci yetiştirmiştir. İmam-ı Azam zamanında medresesinde dersler sabah namazından itibaren başlar ve akşam güneş batıncaya kadar devam ederdi. O öğrencileri için; “ÖĞRENCİLERİM! SİZLER KALBİMİN SEVİNCİ, HÜZNÜMÜN TESELLİSİSİNİZ”.Demiştir. Bende her sene ilk derse girdiğimde öğrencilere; “BİLGİNİN SEVGİYLE BÜTÜNLEŞTİĞİ BİLGE OKULA HOŞ GELDİNİZ.” Dedikten sonra derse başlardım. (DEVAMI VAR)