Allah sabradenlerle beraberdir.
Reklam

DOĞRU BİR TUR ATANA KADAR YALAN ON TUR ATARMIŞ (1) 13.8.2019 Salı-Yüreğir/ ADANA

PDFYazdıre-Posta

İnsanoğlu tarih sahnesine çıktığından beri yalan ve iftirada beraber çıkmıştır. Bütün peygamberler her yönüyle diğer insanlardan üstün ve ahlaklıdırlar. Peygamberlerin yalan ve iftira ile mücadele etmek gibi görevleri de vardır. Onun için peygamberlerin sıfatlarından birisi de SIDK’ tır. Sıdk ise, “Doğru Olmak” demektir.

Peygamberler doğru sözlü insanlardır. Eğer bir insan doğru sözlü olmaz ise diğer insanlar onun getirdiği haberlere inanmazlar.

Bu sebeple peygamberler asla yalan söylememişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de doğru olmanın önemiyle ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:

Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.”( Hud Suresi, 112. ayet)

Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamber olmadan önce de sonra da insanlara yalan söylememiştir. Bu özelliği onu, sözüne güvenilir bir insan yapmıştır. Dinin yayılmasında da bu özelliği etkili olmuş ve kısa zamanda pek çok kimse Müslüman olmuştur.

“Kitap'ta İbrahim'i an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi.”( Meryem suresi; 41.)

Dikkat edilirse; "Sa-Da-Ka" kökünden türeyen kelimelerin tamamında; doğruluk, samimiyet, ihlâs ve bağlılık ön plandadır. Nitekim sıdk kelimesinin zıddı KİZB (yalan) olarak ifade edilir. Yalan ise bildiğinin gördüğünün tersini söylemek demektir.

İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde SIDDİK (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sorunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir."

Sıdk, Hakk’a ulaştıran yolların en sağlamı, sâdıklar da bu vuslatın talihli namzetleridir. Sıdk, amelin ruhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir. Sıdkla mü’min münafıktan, Ehl-i cennet de Ashâb-ı nardan ayrılır. Sıdk, peygamber olmayanlarda bir peygamberlik sıfatıdır ve bu sıfat sayesinde halayık ve kapı kulları, sultanlarla aynı nimetleri paylaşırlar. Allah bu DÎN-İ MÜBÎN’İN başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu İlâhî mesaja ilk defa “evet” deyip koşanı sıdkıyla tavsif ederek “-Sıdk mesajıyla gelen ve O’nu gönülden tasdik eden...”(Zümer, 39/33) diyerek tebcil buyurmuştur.

SIDK; ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, tehlike anında ve yalanla kurtulması söz konusu olduğu yerlerde bile, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi, düşünce ve davranış mutabakatını yakalayabilmek için halden hale girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır ki; Hz. Cüneyd: “Sâdık kimse günde kırk defa halden hale döner durur; mürâî ise, kırk sene ızdırapsız olduğu yerde kalır” der.

Sıdk’ın en aşağı mertebesi, şahsın iç-dış, gizli-açık her halinin aynı çizgide cereyan etmesidir. Bundan sonra duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde sâdık olma derecesi gelir. Bu itibarla sâdıklar, söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan kahramanlar; SIDDÎKLAR da, hayal, tasavvur, duygu, düşünce hatta mimiklerine kadar her hal ve tavırları doğruluğa kilitlenmiş Hakk eri babayiğitlerdir.

Ama tarih sahnesine baktığımızdan din ve iman düşmanları en büyük iftirayı kendi peygamberlerine atmışlardır. Okulda okurken matbaanın Osmanlıya çok geç geldiğini düşünerek birçok kişi Osmanlıyı gerici olarak lanse ederdi. Şimdi geldiğimiz noktada o günkü matbaanın yerine bugün sosyal medya geçmiştir. Sosyal medya sapı silik karakteri düşüklerin eline geçince adamlar yalan söylemek bir yana yalan makinesi gibi hareket ediyorlar.

Türkiye şartlarına baktığımızda görünüşte kitle iletişim araçları olan gazete, dergi, televizyon ve radyoların büyük bir kısmı muhafazakâr ve mütedeyyin insanların elinde olduğunu görüyoruz. Sosyal medya dediğimiz FACEBOOK, INSTEGRAM, TWİTTER VE WHATSAPP gibi ulaşım araçları ise mütedeyyin insandan çok ahlaken tefessüh etmiş kitlenin eline geçmiştir. Onlar bu kitle iletişim araçlarını muhafazakâr ve mütedeyyin insanlardan daha iyi kullanıp toplumlara ulaşıyorlar. Gazete, dergi, televizyon ve radyolar aracılığıyla bir haber ulaştırılmaya çalışılırken FACEBOOK, INSTEGRAM, TWİTTER VE WHATSAPP gibi kitle iletişim araçlarında yalan ve iftira on TUR ATARAK BÜTÜN TÜRKİYE’Yİ DOLAŞIP GELİYOR.

Gerçi atalarımız; “KÖYÜN ÜSTÜNDE YALAN SÖYLEYEN BİRİSİ KÖYÜN ALTINA GELİNCE KENDİSİ DE İNANMIŞ” Demişlerdir. Ama biz doğruyu ulaştırana kadar yalan ve iftira ON TUR ATIP GELİYOR. TUR ATARKEN DE İLK ÖNCE MÜSLÜMANLARIN ZİHİNLERİNİ BULANDIRIYOR.

Hâlbuki Kur’an-ı Kerim bize; “Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirsen onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınızdan pişman olursunuz.” (Hucurat Suresi; 6) Bu ayetin tefsirine baktığımızda tefsircilerin şöyle açıkladıklarını görüyoruz:

“Ey mü’minler! Eğer yoldan çıkmış, itaatten çıkmış bir fâsık size bir konuda bir haber getirirse onu araştırın! Tahkik edin! O haberin aslını, esasını öğrenmeye çalışın. İnceden inceye o haberin aslına ermeye çalışın, tahkik edin. Aksi takdirde onun getirdiği habere hemen inanarak, güvenerek bir eylem gerçekleştirmeye, bir karar vermeye, bir davranışta bulunmaya kalkışırsanız, belki bilmeden bir kavme zararınız dokunur da sonra yaptığınız işten pişmanlık duyarsınız.

Onun için size gelen haberi etraflıca araştırmadan karar vermeyin. Yanlış olabilir, eksik olabilir, asılsız olabilir, doğru da olabilir. Ama eğer yanlışsa, karşınızdakine bir zarar vermiş olursunuz ve sonunda yaptığınızdan pişman olursunuz.”

Diyelim ki filânlar kâfir oldular, falanlar size karşı şöyle şöyle yaptılar, sizin hakkınızda şöyle şöyle dediler diye bir fasık size bir haber getirdi. Siz de bu haberi alır almaz tahkik etmeden, haberin doğruluğunu araştırmadan öfkelenip hemen çektiniz kılıçlarınızı, bindiniz atlarınıza ve onların üzerine yürüdünüz ve onları öldürdünüz.

İşte Rasûlullah Efendimiz döneminde vukua gelmiş bir hadise üzerine gelen bu âyet-i kerime, kıyamete kadar bu konuda Müslümanlara bir yasa belirliyor. Hadise, müfessirlerimizin beyanına göre şöyle: Allah’ın Resûlü, yeni Müslüman olan Ben-i Mustalik kabilesine zekâtlarını toplamak üzere sahabeden Ukbe bin Ebi Muayt isminde birini gönderir. Ukbe oraya gider ama korktuğu için kavme varmadan geri döner. Yarı yolda bir hesabın içine girer. Daha önce o kabileden birileriyle kavga edip yaralamıştır. Şimdi onlar benim geldiğimi haber alırlarsa bana bir zarar verirler korkusuyla yarı yoldan geri döner ve Allah’ın Resûlü’ne o kavmin zekâtı vermeyi reddettiklerini ve kendisini öldürmeye çalıştıklarını, ellerinden zor kurtulduğunu söyler. Rasulullah Efendimize yalan bir beyanda bulunur.

Bunu duyan Allah’ın Resûlü hemen bir kuvvet hazırlayıp üzerlerine yürümeye düşünmeden önce hemen ashabını mescide toplar ve onlarla istişare eder. Veciz bir hutbe okuyarak durumu Müslümanlara haber verir. “Daha önce Müslüman olan Ben-i Müstalik irtidat edip dinden çıkmıştır,” buyurur. Bunun üzerine sahabe-i kirâm efendilerimizden pek çoğu çoktan atlarına biner, kılıçlarını kuşanır ve: “Ne duruyoruz ey Allah’ın Resûlü? İrtidat eden o kabilenin kökünü kazıyalım!” derler. Ama Rasulullah Efendimiz dikkatli davranmadan, araştırma yapmadan, tahkik etmeden yanadır.

Hemen sahabeden iki kişiyi yola çıkarır. “Gidin, araştırın, gelen haber doğru mu, yanlış mı?” O iki sahabe kabileye gelirler. Bakarlar ki kabile köyün dışına zekât mallarını yığmışlar, Medine’den gelecek zekât görevlilerini beklemektedirler. Sahabe selâm verir, onlar selâmlarını alırlar. Derler ki, “bizden önce buraya Medine’den kimse geldi mi?” “Hayır, hiç kimseyi görmedik,” derler. Bunun üzerine durum anlaşılır ve süratle o iki sahabe haberi Resul’e (a.s) ulaştırırlar. Böylece büyük bir felâket önlenmiş olur.

İşte Rabbimiz bu âyetiyle, bu uyarısıyla o dönemde Rasûlullah Efendimizi ve kıyamete kadar da tüm Müslümanları uyarıverdi.

Araştırmadan, soruşturmadan bir karar verilip o kavme saldırıldığı zaman gerçekten çok büyük facialara sebebiyet verilmiş olabilecekti. Haksız yere kan dökülecek, pek çok masum insanın canı gidecekti. (DEVAMI VAR)