Allah sabradenlerle beraberdir.
Reklam

İLK AYETİN OKU DİYE BAŞLAMASI OLDUKÇA MANİDAR DEĞİL Mİ? 13.8.2019 Salı -Yüreğir/ADANA

PDFYazdıre-Posta

Kur’an-ı Kerim Allah tarafından ümmi bir millet üzerine indirilmiştir. Kur’an-ı Kerim ilk defa Mekke’de inmeye başlayınca Mekke’de 17 kişi okur-yazardı. O zaman daha çok okur-yazar Yahudilerden mevcut idi. Gerek Peygamber Efendimiz gerekse daha sonraki dönemlerde Müslümanlar okumayı yazmayı öğrenmek için Yahudilerden yardım istemişlerdi.

Kur’an-ı Kerim’in Ümmi bir topluluk üzerine indirilmesinin bir hikmeti de zaman geçtikçe ortaya çıkmıştır. Eğer Kur’an-ı Kerim

Allah tarafından indirildiği zaman Mekkeliler okur-yazar olsalardı Yahudi ve Hıristiyanların kendi kitaplarının asılarına hurafe soktukları gibi –HAFAZANALLAH= ALLAH MUHAFAZA BUYURSUN- O ZAMANKİ Mekkelilerde Kur’an’a hurafe sokabilirlerdi.

Okumak insanı kendine getirir. İnsan kendisini anlar. Bu dünyaya niçin geldiğinin farkına vararak ona göre hareket eder. Onun için Kur’an- ı Kerimi ilk ayetinin ilk kelimesi “OKU” ile başlamıştır. Kur’an-ı Kerim bize “OKU” derken Milli şairimiz Mehmed Akif Ersoy’da İstiklal Marşını yazarken “KORKMA” diye başlamıştır. Buna göre Türkiyeli Müslümanlar olarak bizler OKU ile KORKMA arasına sıkışmış vaziyetteyiz. Biz hem okuyacağız hem de korkmayacağız ki İslam’ın adalet sistemini yeniden tesis edelim.

Peygamber efendimize 610 tarihinde Cebrail’in getirdiği Alak suresinin ilk 5 ayetinin meali şöyle:

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku! 2- O, insanı bir alakadan (embriyodan) yarattı. 3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. 4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”

Bu ayetler Hz. Peygamber Efendimize inen ilk ayetlerdir. İçeriklerinin ana konusu OKUMAK VE ÖĞRETİMDİR. Bunun anlamı şudur;; İslam aleminin “İLK OKULU” HİRA MAĞARASIDIR. Bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu ayetler nerede ve ne zaman inmişlerdir?

Sorunun cevabını şöyle verebiliriz; Ayetler Nur Dağında Hira Mağarasında indirilmişlerdir. Ve Muhammed’in can dostu, hayat arkadaşı, sığınağı, dert ortağı, sırdaşı; çok sevdiği eşi, gerçek bir kadın Hatice’yi; Muhammed’in ruhunu yücelten, incelten, olgunlaştıran, tarihin o ünlü kadın simasını; eşine ilk gelen ilahi mesajdan sonra, bütün Mekke’nin şimşeklerini üzerine çekeceğini bile bile hiçbir telaşa kapılmayan, korkmayan, en az eşi kadar metanetini koruyan Ümmü’l-Mü’minin’i arıyorum…

Ve ve, Muhammed’in Hira’sını… Kur’an’ın yeryüzüne ilk ulaştığı o kuytu mekân. Loş bir mağara, yani taş ve topraktan örülü ilk nübüvvet mektebi… Şairin tasvirindeki gibi “küçük daracık; (ama) dünyaya kapalı Allah’a açık” o, hacmi dar ufku geniş pencere…

Nice milenyumlara ışık tutacak ilahi mesajın yeryüzünde şimşek gibi ilk çaktığı; Kadir gecesi’nin “ihya olduğu” o ilk mütevazı umman…

Rabbi’nin “Oku! Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” hitabının Muhammed’in zihninde çınladığı o küçük mağara. Muhammed’in heyecanlandığı, titrediği, belki biraz da korktuğu, o ilk tefekkürhane! İşte orasını özlüyorum; her gün milyonlarcasında “İkra”‘ emrinin milyonlarca kez okunduğu, ama hiçbir ruhu diriltmeyen “muhteşem” camileri değil…

Ama özlemlerin en muteberi, Muhammed’in ilk musaddıkı olmak değil midir?! Ona ilk iman eden Hatice olmak; Ebubekir, Ali, Zeyd olmak… Hatta hatta Ammar olmak… Yasir ve Sümeyye olmak… Asıl özlenmesi gereken bu değil midir?! Ümeyye b. Halefin kırbacının sürekli sırtında şakladığı Bilal olmak…

Yani Bilal gibi, Ammar gibi “deli” olmak! Evet, onlar galiba birer deliydiler! Çünkü putperest bir aristokrasi içinde, (iman ettikleri Allah’ın dışında) kendilerini kırbaçtan, hançerden, kılıç darbesinden, aç ve susuz bırakılmaktan, kumların üstüne yatırılıp taşların altında işkence görmekten engelleyecek hiç kimseleri yoktu!

Hepimiz biliriz ki, Peygamberimiz belli bir yaşa geldikten sonra her sene belli bir zamanda evine oldukça uzak olan Hira mağarasına gider. Orada yalnız başına kalır. İbadetini yapar. Rabbiyle baş başa olurdu. Siyer ve tarih kitaplarında her ne hikmetse Peygamberimizin hayatının bu bölümü kısa geçmektedir. Bence Peygamberimizin hayatının en önemli kısmı Hira dağı nur mağarasında geçirdiği bölümdür. Bir insan düşünün yeryüzünün en değerli ve en eski ibadethanesinin bulunduğu yeri bırakıyor ve oraya çok uzak yer olan Hira dağındaki nur mağarasına gidiyor. Giderken yanına biraz erzak alıyor. Ve günlerce orada yalnız kalıyor. Bence Müslüman âlimlerin bu konu üzerine dikkatlerini toplayarak bu durumu geniş bir şekilde açıklamaları lazım. Memleketimizde onlarca İlahiyat Fakültesi var. Bu fakültelerden birisi veya bir kaçı dikkatlerini bu yöne yoğunlaştırıp bu konuyu geniş bir şekilde araştırsalar iyi olacak diyemiyorum. Çünkü bugünkü ilahiyat fakültelerinde Kur’an-ı Kerimde ve Hadis-i Şeriflerde açıkça belirtilen konularda bile açık ve net görüş bildiremiyorlar. Onun için bu konuyu araştırmak bağımsız ve bağlantısız ilim adamlarına düşüyor.

Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Bu ayette üç önemli konu öne çıkmaktadır:

a)"Oku" Kur’an’ı Kerim bu okuma emriyle öğretimde “GÖZ”Ü öne geçirmiştir. Taha suresinin 13. Ayetinde Allah Hz. Musa’ya “DİNLE” emir verilirken, Hz. Peygamberimize “OKUI” emir verilmiştir. Bu durum öğretim faaliyetlerinde kulağın üstünlüğünü Göze vermek anlamına gelmektedir.

Böylece Kur’an bir devrim yaparak kulağın üstünlüğünü göze vermiştir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Çocukluk yıllarında “Kulak” denen duyu organı öndedir. Çünkü çocuklar duyarak öğrenirler. Ama gençlik yıllarına geçtiklerinde göz öne geçmektedir. Toplumlar da yaşadıkları çağa göre çocukluk yıllarını andırırlar.

Hz. Musa döneminde toplum çocukluk yıllarını andırdığı için dinleme önde idi. Zira okunacak kitap yoktu. Hz. Peygamber döneminde insanlık gençlik çağına geldiği için okumayı, yani gözü öne geçirmiştir.

Demek ki okuyan toplumlar çocukluk çağından, gerilikte kurtulmuş, ileri toplum denmeye hak kazanmışlardır. Medeni toplumlar çok okuyandır, çok okuyanlar da medeni toplumlardır.

Bu açıklamaların ardından şu neticeyi çıkarabiliriz. Kur’an’ı Kerim’in ilk emri “OKU” olduğuna göre “Okumak” bir ibadettir. Okumakta öğrenci aktif duruma geçmektedir. Dinlemekte ise öğrenci pasif durumdadır. Kur’an öğretiminde aktif metodu öne almış ve onun kullanılmasını zorunlu kılmıştır. Okuyan, bilgiyi kitaptan doğrudan alıp öğrenmekte iken dinlemede hazır bilgi edinmek vardır. İnsan dinlediğinde çok, okuduğuna güvenip inanmalıdır.

b) “Yaratan Rabbinin adıyla”

Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetinde okumaya “BESMELE” ile başlanmasını emretmektedir. Ayetteki bu ifadeyi “Rabbinin adını” şeklinde de manalandırmanın mümkün olacağını otoriteler söylemektedir. Bu küçük mana farkı çok derin boyutlara varmaktadır. “Rabbinin adıyla” olursa, okumaya Allah’ı katmak onun yardımını dilemek demektir.

“Rabbinin adını oku” derken kâinat ve insan kitabını okurken Rabbinin adını orada görüp okumak kastedilmiş olabilir. Çünkü Yüce Allah bize üç kitap sunmuş ve bu üç kitabın okunmasını, öğrenilmesini ve araştırılmasını istemektedir. Bu kitapların biri Tabiat Kitabı, Yaratılış kitabı, diğeri İnsan kitabı, bir diğeri de Kur’an’ın kendisi olmaktadır. Yaratılış kitabı ile insan denen kitap bu surede yer almaktadır. Okunan da zaten Kur’an’ın kendisidir.

Netice olarak diyebiliriz ki Yüce Allah Kur’an okumayı, öğretim faaliyetine başlarken Nahl 98.sureye göre “EÛZÜ” çekilmesini, yani “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınılmasını, “Alak suresi 1. Ayetinde “BESMELE” çekilmesini emretmektedir. Bu bize öğretimin BESMELELİ olmasının zorunluluğunu ifade etmektedir. BESMELELİ Â Â Â Â Â Â  Eğitim ile Besmelesiz eğitimin bereket farkı da olacak demektir.

c) “Yaratan” İlk inen ayette Yüce Allah’ın yaratıcılığı gündeme getirilmektedir. Okumanın yaratılış kanunu ile ilgili olmasına, tabiat kanunlarının kitabını okumanın önemine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca “Yaratma Eylemi” insanı en çok aciz bırakan ve imana götüren bir güce sahip olduğu için vahyin ilk ayetleri yaratma ile ilgili olmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, yaratma eylemi RABB sıfatını açıklamakta ve manalandırmaktadır. Tâhâ suresinin 50. Ayetinde Hz. Musa, RABB sıfatının “Yaratmak” anlamına geldiğini ifade etmişti. “Yaratan Rabbinin ismi le oku” derken, Hem Rabb sıfatının manası vermekte, hem de yaratılış kitabını okumayı emretmekte, hem de okumaya BESMELE ile başlamayı öngörmektedir.

Bosna-Hersek devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç’e savaştan sonra kendisini ; “Tebrik ederiz Hırvatlar ile Sırplara karşı savaşı kazandınız” diye tebrik ettikleri zaman Aliya İzzetbegoviç; “Savaş bizi kazandı” diye karşılık vermiştir.

Şimdi geldiğimiz noktada görünürde hiçbir şey yokken birden bire memleketimizde 8 seneden beri muhacir olarak yaşayan Suriyelilerin memleketlerine gönderilmesi gündeme geldi. Gerekçe olarak da onlar bize uyum sağlayamamışlar. Beyler günaydın Üsküdar’da sabah oldu. Öyle 5-10 senede uyum sağlamak kolay mı? 59 seneden beri avrupada yaşayan Türkler avrupaya uyum sağlayabildi mİ? 1970’ lı 80’li yılarda avrupada çalışanlar izinle Türkiye’ye geldiklerinde oturur günlerce avrupayı methedip dururlardı. Hatta “Türkiye’de müdür olacağına avrupada köpek ol daha iyi” derlerdi. 50 yaşın altındakiler bunları bilmezler. Ne zaman ki Avrupalılar işin ucunu kaçırdıklarını anlayınca yabancı düşmanlığına başladılar. Avrupaya ilk gidenler buradayken namaz ve oruç konusunda gevşek olduklarını biliyoruz. Orada zulüm ve işkenceye maruz kalınca birde baktık ki hepsi abdestinde namazında orucuna devam ediyor gördük. Hatta 1970’ten 2000 yılına kadar Türkiye’de İslamî çalışmaların yapılması için avrupadan buraya para desteği verildi. Bütün bunlar avrupadaki Türklerin okuması ve işkence görmesi sonucu meydana gelmiştir. SELAM VE DUA İLE.